Gönderilme Tarihi: 07-01-2015
GERİ

Şerh ve izah nedir?

                                                                                          بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

                                                          اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰ لِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ

 

ŞERH, HAŞİYE, TE’LİF, TEKMİL

 

ŞERH NEDİR?

الشرح:  فى اللغة؛ البيان والايضاح وهو مصدر شَرَحَ وفى الاصطلاح؛ علم قائم على درس نصّ كتابىّ وايضاح معناه بحسب قواعدالنقدالعلمى وفقه اللغة والتقليد العقائدىّ  وبيان ماهو غامض فيه اوماهو مدعاة للجدل نقيض المتن. )معجم المعانى الجامع(  

Şerh: شَرَحَ fiilinin masdarı olup lügatte beyan etmek, izah etmek, açıklamak manalarına gelmektedir.

 

İstılahî manası ise; bir kitabın nassının (metninin) tamamı üzerine kaim olan ve o metni, ilmi kaideleri nazar-ı itibara alarak ve taklid ettiği akaidin esasatına uygun bir surette ve lügat ilminin fıkhına yani kaidelerine muvafık bir tarzda açıklayan ve o metnin içindeki müşkil ve muğlak olan yerlerini veya itiraza medar olan kısmını vuzuha kavuşturan ve metnin gayrısı olan bir ilimdir. (Mu’cemu’l-Meânî el-Cami’)

 

Herkes şerh yapamaz. Şerh yapabilmek için, şarihin şerh ettiği eserin ihtiva ettiği ilimde (Sarf-Nahv gibi) mütehassıs olması gerekir. Eğer şerhedilen eser (Risale-i Nur Külliyatı gibi), ulum-u mütenevviayı cami bir eser ise, bu durumda şarihin Lugat-ı Arab, Ulum-u Arabiye, bahusus Bedi’, Beyân, Meani, Belâğât, Mantık, Münazara, Tefsîr, Hadîs, Akaid, Fıkıh, Kelam, Tasavvuf, Usulü’t-Tefsir, Usûlü’l-Hadîs, Usulu’d-Din, Usûlü’l-Fıkıh gibi ulum-u mütenevviada mütehassıs olması gerekir. Bunun için de bir hey’et-i ilmiyeye ihtiyaç vardır. Yaptığımız şerhler, böyle bir hey’et-i ilmiye tarafından yapılmaktadır.  Şahsî bir çalışmanın mahsulü değildir.

 

Derslerde yapılan şifahî açıklamalara şerh denilmez; takrir ve izah denilir.

 

Şerhin usulü şöyledir: Metin üst kısma aynen yazılır. Alt kısmına ise, o metnin şerh ve izahı yazılır. Konu ile alakalı sorulan bir suale Hacı Hulusi Bey’in verdiği cevabı aynen naklediyoruz:

“Sual: Risale-i Nur’un şerh ve izahı nasıl olmalıdır?

Elcevab: Bunun da ortası şudur: Aynen metnini almak, altına da izah etmek. Şahsî kanaatim şudur ki; ……. deyip başlamak ve delilim de şu, şu, şu Risale’lerdeki şu kısımlardır, denirse niza’ olmaz.”

Şerhle alakalı bir misal:

 

29. SÖZ / METİN

Hattâ hayat, kesret tabakatında bir çeşit tecellî-i vahdettir ve kesrette ehadiyetin bir ayinesidir.

 

ŞERH:

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

(Hattâ hayat, kesret tabakatında bir çeşit tecellî-i vahdettir ve kesrette ehadiyetin bir ayinesidir.) Yani bütün kâinat toplanır bir tek şey, mesela bir sinek olur. O sinek, bu cihette vahidiyet-i İlahiyeyi gösterir. Hem Allah’ın bin bir isminin tecellisi de o sinekte görünür. O sinek bu cihette ehadiyet-i İlahiyeyi gösterir, tecelliyat-ı Zatiyeye ayine olur.

 

Kâinat, hepsi kesrettir. Allah (cc), bin bir ismiyle kâinatta tecellidedir. Hayat ise, kesret tabakatında bir tecelli-i vahdettir. Yani hayat vasıtasıyla; her bir zihayat koca kâinata bir fihriste ve hulasa hükmüne geçmiştir. Hem hayat, kesrette ehadiyetin bir ayinesidir. Yani hayat, kâinatta tecelli eden bin bir ism-i İlahiye ayine olmuştur. Herbir zihayatta âlem-i imkân ile âlem-i vücub beraber bulunduğu halde birbirlerine karışmazlar. 

Hayat, bütün âlemi bir sinekte topluyor, tek vücud haline getiriyor. Böylece kesreti, vahdete idhal ediyor. Kesrete, vahdet rengini veriyor. Bu faaliyet, emr-i İlahi ile melaike vasıtasıyla oluyor.

Cenab-ı Hakkın bir ismi Vahid, diğer bir ismi de Ehad’dir. Vahid; ef’al, esma ve sıfatında bir olan demektir. Ehad ise, Zâtında bir olan demektir. Kesrette, yani bütün kâinatta, vahidiyet-i İlahîyenin tecellisi görünür. Cenab-ı Hak, vahidiyet sırrıyla mevcudat-ı âlemi bir sineğin vücudunda toplar. Hayat vasıtasıyla o sinek içinde bütün kâinat toplandıktan sonra o sinek maddeten şu koca kâinatın küçücük bir fihristesi hükmüne geçer. Aynı zamanda kâinatta tecelli eden bin bir ism-i İlahi, o sinekte dahi tecelli eder. Bu cihette o sinek, ehadiyet-i İlahiyenin tecellisine mazhar bir ayine vaziyetini alır. 

 

Bir, Bir’den sudur eder. Şu koca kâinatı nizam ve intizamla bir zihayatın, mesela bir sineğin vücudunda toplamak vahidiyeti, kâinatta tecelli eden bin bir ism-i İlahinin aynı anda o sineğin vücudunda tecelli etmesi de ehadiyet-i İlahîyeyi gösterir. Gel, bu ince mesaili akl-ı beşer ile hallet! İlham-ı İlahi olmadan beşerin tek başına bu hakikatleri anlamaya ve ifade etmeye gücü var mıdır? Demek Rahmet-i İlahîye, Müellif (ra)’ı konuşturmuş. Bizim gibi bîçareleri de bu ahir zamanda bu dersin etrafında toplamış ki; imanımızı muhafaza edelim, taklidden tahkike çıkaralım, bu hakikatleri Müslüman kardeşlerimize tebliğ edelim. Müellif (ra), vahidiyet ve ehadiyet-i İlahiyeyi eserlerinin pek çok yerlerinde izah etmiştir. Gelecek izahatını nümune olarak zikrediyoruz:

           

“İşte bu hayat, bu câmiiyetiyle en gizli bir sırr-ı ehadiyeti kendinde gösterir. Yani nasılki azametli güneş, ziyasıyla ve yedi rengiyle ve aksiyle güneşe mukabil olan herbir katre suda ve herbir cam zerresinde bulunuyor.. öyle de; herbir zîhayatta kâinatı ihata eden esma ve sıfât-ı İlahiyenin cilveleri beraber onda tecelli ediyor. Bu nokta-i nazardan hayat; kâinatı, rububiyet ve icad cihetinde inkısam ve tecezzi kabul etmez bir küll hükmüne, belki iştiraki ve tecezzisi imkân haricinde bulunan bir küllî hükmüne getirir. Evet, seni yaratan, bütün nev-i insanı yaratan zât olduğunu, bilbedahe senin yüzündeki sikkesi gösteriyor. Çünki mahiyet-i insaniye birdir, inkısamı gayr-ı mümkündür. Hem hayat vasıtasıyla ecza-yı kâinat onun efradı hükmüne ve kâinat ise, nev'i hükmüne geçer; sikke-i ehadiyeti mecmuunda gösterdiği gibi, herbir cüz'de dahi o sikke-i ehadiyeti ve hâtem-i samediyeti göstererek şirk ve iştiraki her cihetle tardeder.” (Lem’alar 388)

(Yirmi Dokuzuncu Söz’ün Şerhi)